Hastalıklarla dolu bir yaşam mücadelesi, insanlar üzerinde derin izler bırakabilir. Kimi vakalarda ise, bu mücadele sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal olarak da kişiyi zayıflatır. İşte size, 3 yıl boyunca teşhis konulamayan bir hastanın hikayesi. Bu süre zarfında, altı farklı belirtiyle cebelleşen birey, yaşamını sorgulamak zorunda kaldı.
Maruz kaldığı belirtilerle yaşamış olduğu baş dönmesi, yorgunluk, iştah kaybı, kas spazmları, hafıza kaybı ve sürekli bir halsizlik hissi; bu belirtiler, hastanın hayatını zehir eden ve her gün biraz daha derinlere çeken unsurlar haline gelmişti. Ne yazık ki, pek çok hastanın başına gelen bu durum, teşhisin gecikmesiyle birleşince, hastanın ruh halini de olumsuz etkiledi. Uzun süre boyunca doğru bir sonuç alınamaması, hastaya yalnızlık hissi aşılayarak, “Acaba ben mi bunu abartıyorum?” gibi düşüncelerin içinde kaybolmasına neden oldu.
İlk belirti ile hastaneye koştuğunda, hekimlerin sıklıkla başvurdukları testlerin çoğu yapıldı. Ancak hiçbir sonuç, sorunun kaynağını ortaya koyamıyordu. "Haberimiz yok, hasta biraz dinlensin," gibi yanıtlarla karşılaşmak, hastayı daha da umutsuz bir duruma sürükledi. Üç yıl boyunca hekim hekim dolaşan hasta, aynı zamanda birçok tanı, tedavi ve hatta bazı yanlış teşhislerle boğuşmak zorunda kaldı. Bu durumda olmanın getirdiği zorluklar, hasta üzerinde uzunca bir süre zihinsel bir yük haline geldi.
Yaşadığı ilk belirti olan baş dönmesi, yalnızca fiziksel bir rahatsızlık değil, aynı zamanda sarsıcı bir ruh halini de beraberinde getirmişti. İnsanlar, bir gün aniden zamanın durduğunu düşündüklerinde bu durumun psikolojik boyutu üzerine fazlasıyla kafa yorabiliyorlardı. İşte o hasta, benzer duyguyu defalarca yaşadı. Her dönme hissinde, kendini bir kayboluşun pençesinde buluyordu. Bunun yanı sıra, yorgunluk hissi de onu adeta bedensel bir zindana hapsetmişti. Gündüz bile, sürekli bir uykusuzluk hali içindeydi. Hayatın güzellikleri, gözünde bulutlarla kaplanmıştı.
İştah kaybı ise, bir başka derin yaraydı. Herhangi bir yemek, o güne dek yaşadığı mutluluklarla dolu yaşamını düşündürdüğünde ondan uzaklaşmasını sağlıyor, yiyecekleri yemektense onları sadece seyretmeyi tercih ediyordu. Belirtilerin zaman içerisinde sisli bir bulut gibi üstüne geldiği bu süreç, onu sadece fiziksel olarak değil, ruhsal açıdan da yıpratıyordu. Kas spazmları ise, stres ve endişenin tahammül edilemez boyutlara ulaşmasının getirdiği bir başka rahatsızlık haliydi. Derin bir nefes almayı bile zorlaştıran bu durum, hastada kaygıyı kat kat artırıyordu.
Ayrıca hafıza kaybı yaşadığında, belleklerinde beliren eksiklikler düşüncelerini adeta bir bulmacanın kaybolmuş parçaları gibi dağıtıyordu. Bunun yanında sürekli bir halsizlik hali, zihninin en derin köşelerinde bile dinlenmenin mümkün olmadığı bir durum oluşturmuştu. Her yeni gün, önceki günlerden farklı oluyordu; ancak o, her zaman aynı olan yorgunluk hissiyle karşılaşıyordu.
İşte bu altı belirtiyle, yıllar geçtikçe umutsuzca yaşam mücadelesi vermek zorunda kalan hastanın bu zorlu yolculuğu, bize hastalığın nasıl derin bir etki yarattığını hatırlatıyor. Üç yıl boyunca konu üzerinde kukla gibi oynayan hastalar ve tanı sürecinin sarf ettiği o kapalı labirent, sağlık sisteminin basit bir yönünü gözler önüne seriyor. Yanıtsız büyük bir muamma olarak kalan hastalık, sosyal yaşamda en çok önemsenmesi gereken unsurlardan biri. Bu olumsuz deneyim, hepimizi düşündürmeli; hastalıkla mücadele edenlerin sesinin duyulmasına ve doğru tanının konulmasına yönelik bilinçli bir toplum oluşturmalıyız.
Söz konusu hastanın hikayesi, birçok insanın bildiği ve yaşadığı sorunları yansıtmaktadır. Yaşanılan belirtilerin, yalnızca fiziksel bir rahatsızlıktan öte, sosyal ve psikolojik açıdan da bağlayıcı olabileceğini vurgulamak önemlidir. İyi bir sağlık hizmeti almak, yalnızca bir tanı değil, aynı zamanda hak değerlendirilmeyi gerektirir. Toplum olarak, hastaların sesi olmalı, yaşanan her durumu daha iyi anlamaya çalışmalıyız. Sonuç olarak, bu hikaye bizi düşündürmeli ve kendi yaşamlarımıza bir nebze olsun ışık tutmalıdır.